Miras Dergisi

Birlik: Hayatını Hristiyanlar arasındaki birliğe veren bir adamın tanıklığı

Mesih İsa’yı izlemek istiyoruz ama birliğin onun için yaymak istediği bir tutku olduğunu sık sık unutuyoruz. Yine de ayrılık zamanında, O’nun öğrencileri arasındaki birlik konusundaki ısrarından sonra bile, tarih boyunca takipçileri tarafından dinlenmemiştir. Adları her ne olursa olsun, tutumları çoğunlukla sözlü çatışma ile farklılıklarını savunmaktan ve birçok kez de din savaşlarından olmuştur. Bunun tersine, doğrusu çok da hevesli olmayan bazıları ortak bir asgari huzuru düşünmüştür. Bu iki eğilimden her biri Rab’bin sözündeki ve hareketlerindeki bir unsuru unutur: O gerçeklik için ölür ve rakipleriyle mücadele etmek için « on iki tümen meleğe » sahip olma imkanını reddeder. Tanrı’nın dağılmış çocuklarını birlik içinde toplamak için inanılmaz bir af sağlamadan, insan-Tanrı bilinci adına ölmez.

Birlik O’nun tutkusudur. Bizler Baba, Oğul ve Ruh’un birlik olduğu gibi birleşelim diye her şeyi verir. Fransızcada tutku kelimesinin iki anlamı vardır: Acı ve coşku. İnsanın bir erkeğe, bir kadına, bir aileye, bir vatana, bir ideale veya Tanrı’ya karşı bir tutkusu vardır ve bu coşku yüzünden acı çekmeye ve hatta ölmeye bile hazırdır. Sevgiyle yoğurduğu kadın ve erkekler için tutkulu olan Tanrı, onlar O’nunla bir olsun diye onları ıslah etmek için ölüm acısını ilk çeken olmuştur.

Ben bunun farkına henüz 10 yaşımda varmış olsam bile, birliğin tutkusuna çok daha erken bir zamanda adanmıştım. Kilise bölünmelerininki gibi bir acı-tutku, bana bölünmemiş kilisenin gömleğini yeniden örmek için çalışma isteği kazandıran Mesih’in antlaşması için ihyiyaç duyduğum coşkunun (tutkunun) önüne geçti. Aslında benim doğumumda babam Roma Kilisesini henüz bırakmış ve Kadim Katoliklere katılmıştı. Katolik vaftizimden sonra bu töreni yeni inancında yenilemek istedi! İlki bana oldukça yeterli görünüyordu; ama ikinci deneme benim kayıtsız kalmama izin vermedi.

Savaştan hemen sonra kendi isteğim üzerine Ruhban Okuluna girdim. Yuhanna İncili’ndeki bölüm 17’e hayran kalarak, ergenliğim sırasında ekümenizm kelimesini keşfettim. Birliğe verilen önem eksikliğini fark etme üzüntüsünün yanı sıra, kiliselerin uzlaşması için çalışan Peder Couturier’nin konuşmasını duyduğumda bunu sevinçli ve net bir şekilde keşfettim. Ona yazmaya karar vermiştim; ama halefi bana onun kısa süre önce öldüğünü söyledi.

On, on iki yıl sonra, Fransisken Tarikatındaki son vaatlerimle, bütün mallarımı terk etmek için bir anlaşma yapmam gerekiyordu. Çok yoksul bir aileden geldiğim için bu kesinlikle önemsiz bir miktara denk geliyordu; ama ben onu kendi yolumda karşılaştığım kurumlar arasında sembolik bir biçimde paylaştırmak istiyordum: Protestan, Katolik, Ortodoks ve Kadim Katolik kurumlar. Kendimi asi bir ruh gibi hissetmiyor ve davranışımın özgünlüğünün farkına varmıyordum. Fakat II. Vatikan Konsili’nin başlangıcından bir yıl önce girişim kabul edilmiş olsa bile, herkes tarafından güçlü bir biçimde alkışlanmadı.

İki yıl daha geçti ve benim papazlığa atanma törenim için Taizé kardeşlere bana « Hepsi bir olsun » sözleriyle bir resim verip veremeyeceklerini sordum. Bana Mesih’i bir teknede büyük bir ağ ve « Tanrı’nın dağılmış çocuklarını toplamak » alıntısı ile resmeden kendi röprodüksiyonlarından birini basmayı teklif ettiler. Biraz hayal kırıklığına uğramıştım, çünkü o sırada bunun bir peygamberlikle ilgili olduğunu hayal edemiyordum. Papazlığa atanma töreninden iki hafta sonra, Papa IV. Pavlus ile I. Patrik Athenagoras’ın Kudüs’teki buluşmasıyla yeniden güç kazandım. Yarım yüzyıldan beri, Paris-Match dergisinden kesilmiş o zamana ait küçük sararmış fotoğrafı özenle saklıyorum.

1968’de ekümenizmi hayal ederek Afrika’ya gittim; ama Tanrı daha uzaklara bakıyordu. Konsilin izinde, Başpiskopos Abidjan, Müslümanlarla ilişkiler için bir komisyon başlatma amacıyla  bizim cemaatimizden bir rahip istiyordu. Sorumlum benim ismimi verdi ve bana şunları söyleyerek özür diledi : « Senin ekümenizmden yana bir ruhun var, bu da aynı şey. » Çok da haksız değildi. Açık ruh ve sevme tutkusu, Hristiyanların tam bir birliğini ateşli biçimde istemeye yol açar. Mesih İsa’nın ruhunda ve onun sevgisi adına Hristiyan olmayanlarla karşılaşma, Tanrı’nın varlıklarını, hepimizi birlikte bekleyen O’na doğru yürümeye iter. İslam-Hristiyanlık karşılaşması içerisinde otuz yıldan fazla bir zamandan sonra, kilisenin yeni bir çağrısı beni tarikatimizin hem ekümenik hem de dinler arası yeni bir projesi için Boğaz’ın yakınına getirdi. Doğu litürjilerini ve dillerini öğrenmek için çok geç olsa bile, ilk Hristiyan rüyama yeniden dalmaktan gerçekten mutlu oldum. Mesih İsa, ağı daha uzağa atmak için Petrus’tan « kendi » kıyısından uzaklaşmasını isterken « Derin sulara açıl » demesi, bende sınırları olmayan bir kardeşlik arzusu büyütmüştü; ama burada somut bir biçimde « Hepsi bir olsunlar… dünya da iman etsin » cümlesindeki iki çağrının kutsal bağlantısını buldum. Kardeşliğin okyanusu tek bir sözle sınırlandırılamazdı: Söz sadece « Bir olsunlar » veya « Derin sulara açıl » değil, bu ikisinin birleşimiydi.

 

İstanbul’da Birlik Haftası’nın tek bir kusuru vardır. Bir zamanlar dolu olup bugün ne yazık ki ayrık düşmüş kiliselerin peşinde her akşam koşturmak için bazen gerçekten de çok soğuk olur. Ama insanın başkalarının yuvasında veya kendi yuvasında sekiz gün boyunca dua etmesi ne büyük mutluluktur! Bu mutluluk tüm seneye yeter çünkü birbirimizi tanımayı, benzerliklerimiz farklılıklarımız içinde dostluk kurmayı öğreniriz. Rab Mesih İsa’nın gölgesiyle yakınlık kurmak ne büyük mutluluktur! Birbirlerinin bayramlarının ayları boyunca birbirini görmek ne büyük mutluluktur!

Türkiye’de başka yerde olduğundan daha fazla biçimde işin orta yerinde durmak istemediğiniz sürece, Hristiyanlar arasında birlik ve dinler arası karşılaşmanın peşinden ayrılamazsınız. Dostluk arayışı, bizim kapımızdaki ve Afrika ile Asya’nın bazı köşelerindeki kaos bahanesi altında kısıtlanamaz. Yüz yüze gelme tarihin bir alınyazısı değildir, çünkü tüm çizgilerin aşırı uçları dostluk dönemleri olduğunu itiraf etmek istemez. Hristiyanlar ve Müslümanlar kendi inançları adına her zaman kardeşlik kurmuşlardır ve hâlâ dünyanın her tarafında kardeşlik kurmaktadırlar. Mesih İsa’ya ihanet etme pahasına, birlikte yaşamanın engellerini kabul etmeyi reddetmemiz gerekir. Mesih’in ve O’nun Ruh’unun yaşayan sözü dostlukta sınırlar kabul etmez.Birliğin kaynağı, kendini Beytüllahm’ın kardeşi yapan bedeni oluşturan Kelam’dan ve bu büyük kardeşin Golgota denilen yerdeki affından alır. Nefret duvarını kaldırarak, bize dirilişin ufukları açılır. O’nunla birliğin tutkusunu yaşamak, kız kardeşimiz ve onun çocuklarının, kitapta belirtilen, bu dünyadaki kanıtında olduğu gibi müritler arasındaki tam birliği ve diğer müminlerle uzlaşmayı aramak için yeterlidir : « İNTİKAMA HAYIR dedim ».

 

Çelişkili biçimde, aşırı uçlar yüzünden dinler arasındaki mevcut karamsarlık ortamında, benim dikkatim çok naifçe görünse bile inayet eylemine doğru daha çok kayar. Bizler ve başkaları için şefaat etmek yeterli değildir, iyi olanı tanımak ve ona teşekkür etmek gerekir, çünkü bu Ruh’un eseridir.

Birkaç senedir – ve kilisedeki bakanlığımın başından beri bunu kaydetmemiş olmaktan pişmanlık duyuyorum – Mesih İsa’nın hasatçılar üstünde ısrarla durduğunu fark ediyorum. Mesih İsa bizi ekim yapmaktansa, daha çok hasat yapmak için işe alır. Ekinci özellikle de kendisidir (Luka 8, 4-18) ve şunu belirtir : «Ürün bol, ama işçi az. Bu nedenle ürünün sahibi Rab’be yalvarın, ürününü kaldıracak işçiler göndersin.» (Luka 10:2) ve  «Eken ve biçen birlikte sevinsinler diye, biçen kişi şimdiden ücretini alır ve sonsuz yaşam için ürün toplar.» (Yuhanna 4:36)

Birliğe doğru yapılan yürüyüş şu iyi haberi görmezden gelemez: Ruh, Hristiyan olanlar ve olmayanlar arasında bizden önce gelir. Bunu keşfedebilmek bize kalmıştır. Ruh’un hasatçıları olmak bize kalmıştır.

Peder Gwenolé JEUSSET

Yorum Ekle

yeni sayı

Bizi takip edin!

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip ederek dergimizle ilgili son güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.