Miras Dergisi

Güven Nedir?

Güven, kelimenin tam anlamıyla birine ya da bir şeye itimat etme fikrine gönderme yapar. Sözcüğün etimolojisi güven, iman, sadakat, sırdaşlık, itibar ve inanç arasındaki sıkı bağlantıları gözler önüne sermektedir. Bununla birlikte Modernizmin başlangıcından –ve güven kavramını Tanrı inancı olarak kabul eden teolojik-politik modelin son zamanlarından– bu yana, birçok insan güveni risk azaltan bir mekanizma, hatta bir rasyonel hesaplama ürünü olarak algılamayı, bunu yaparken de güven duygusunun ana bileşeni gibi görünen “güvenen kişiyi bir tür savunmasızlık ve bağımlılık durumuna sokma” olgusunu bir kenara bırakmayı tercih ediyor. Bu, güvenin mutlak ve kör biçimde, karşımızdakilerin her durumda güvenilir ve güvenilmeyi hak eder nitelikte olması gerektiğini düşünmek demek değildir. Hatta bu meyanda dikkate alınabilecek tek güven anlamının, günümüzde “özgüven” olarak adlandırılan, kişinin başka hiçbir kişiye bağımlı kalmamasını sağlayan bir güvence biçimi olduğunu düşünmek demek hiç değildir. Elbette özgüven olmadan bir şey yapmak mümkün değildir. Kendine güvenmek, bağ oluşturmayı mümkün kılar. Bunun için başkalarına inanabilmek, güvenebilmek ve onlara bağımlı olma riskini kabul etmek gerekir. İşte tam da bu nedenle güven hiçbir zaman “nötr” değildir. Temeldir ve tehlikelidir. Temeldir çünkü güven olmadan insan ilişkilerinin –iş ilişkisinden arkadaşlık ve hatta aşk ilişkisine kadar- varlığını bile düşünmek güçtür. Güven olmadan gelecek planları ve zaman içinde şekillenecek proje planları yapılamaz. Diğer taraftan güven tehlikelidir, çünkü itimat ettiğimiz insanın beklentilerimizi karşılayamaması ya da daha kötüsü, emanetimize hıyanet etmesi riskini beraberinde getirir. Birine güvendiğimizde o kişiye inanırız. Bunu nedenini bilmeden ya da en azından tam açıklayamadan yaparız üstelik. Peki, bu kendini boşluğa “bırakmanın” tam ifadesi nedir? Güvenmekten saf olmaya tehlikeli bir şekilde kayma riski yok mudur?

Karşılıklı güvenin önemi

Bir noktadan baktığımızda, insanların tümünün başkalarına güvenebileceği belirli ve sabit bir dünyada yaşamak için nefes aldığını görürüz. Böyle bir dünya var olmadığından, aynı insanların, örneğin sözleşme yapmak gibi ve buna benzer birtakım davranışları neden aşamalı olarak resmileştirme ve yasallaştırma eğiliminde olduklarını anlayabiliriz. Her türlü akitte karşılıklı güvenin önemi büyüktür. Sözleşmeyi imzalayan iki taraf arasında ya da daha genel deyişle şirket çalışanları arasında güvenin hiçbir şekilde inşa edilememiş olması, parçalanmayı da beraberinde getirir. Verilen sözün sistematik olarak tutulmaması zaten şirketin varlığını bile tehlikeye sokar niteliktedir.

Güven ve ihanet: Madalyonun iki yüzü

İnsanların birbirine duyduğu güven kendi içinde ihanetin tohumunu barındırır ve öncelikle insanların zaaflarından ve kusurlarından beslenir. Birine güvenmek bütün ağırlığıyla o kişinin üstüne yıkılmak veya her an yardımını ya da desteğini bekler durumda olmak demek değildir. Birine güvenmek değişim, ihanet, fikir değiştirme olasılıklarının varlığını kabul etmek demektir. Belli bir açıdan, güven ve ihanet birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Benim güvendiğim biri bana ihanet edebilir, diğer taraftan bakıldığında ise ben de bana ihanet edebilecek birine güvenebilirim. Karısını aldatan koca, dostuna ihanet eden dost, vatan haini bir vatansever bunlara örnektir. İhanet ve sadakatsizlik daima güven üzerine kurulu bir ilişkide rol oynar. Elbette, ihanet her meydana geldiğinde gafil avlar ve yaralar, çünkü tam da bir güven ilişkisinin orta yerine düşüvermiştir. Ve bu ihanet, güvene konu olan nedenden ve güvenilen kişinin niteliklerinden bağımsız olarak vuku bulmuştur. Oysa ki, güven de ihanet de kendi içlerinde son derece insanidir: İnsanoğlunun güven duymaya ihtiyacı vardır ancak zaaflarından sürekli olarak kaçamaz.

Güvenmek, risk almaktır

İnsanlarla karşılıklı ilişkileri güven üzerine kurmak günün birinde bizi hayal kırıklığına uğratamayacak birini bulacağımız, hatta hayal kırıklığına uğramamayı başarabileceğimiz anlamına gelmez. Bu, kişinin ihanete karşı korunaklı olduğunu sanması da değildir. İnsan olarak arzulamamamız ya da arzulanan olmamamız, baştan çıkarmamamız ya da çıkarılmamamız, aldatmamamız ya da aldatılmamamız, kaçmamamız ya da zarar vermememiz mümkün değildir. Güven olgusu güvenilen kişiye bir biçimde bağımlı olmak anlamına gelse de bir çocuğun duyduğu gözü kapalı güven ile özerk hareket edebilir hale geldiğimizde başkalarına duymayı öğrendiğimiz güven arasında temel bir fark vardır. Aslında birine tamamen bağımlı olmak ve hayatını onun isteğine ve iyi niyetine teslim etmek bir şeydir; beklentilerimizi karşılayamayacağını, istediğimizde yanımızda olamayacağını, hatta kimi zaman güvenimizi kötüye kullanabileceğini bildiğimiz insanlara güvenmenin bizi içine soktuğu savunmasızlık durumunu kabullenmek başka bir şeydir. Çocuğun kendi kendine ve kendi için var olmayı öğrenme şansı olması durumunda, bahsi geçen bu iki durum çocuklar ile yetişkinler arasındaki farkı ortaya koyar. Bu aynı zamanda, Tanrı inancı modelinden yola çıkılarak inşa edilmiş güven kavramı ile insanoğlunun hiçbir zaman tam olarak güvenilir olmamasını dikkate alan güven kavramı arasındaki farktır. Güvenmek, tam güvenceden faydalanmak değildir.

Güven bağdan doğar ve daima bağa hayat verir

Tanrı’dan farklı olarak, insanoğlu fanidir. Tanrı ile kulları arasındaki ilişkiyi insanlar arasındaki ilişkiye uyarlamak, insanın da Tanrı gibi zaafsız ve hudutsuz olabileceğine inanma yanılgısına düşürür. Bu, iki gerçeklik emrini birbirine karıştırmaktır: iman – diğer bir deyişle tamamen güvenilir olan bir varlığa duyulan mutlak güven – insana duyulan güvenle aynı statüyü paylaşır. İnsanın güzergâhı, “doğruluk” değil “doğruculuk” güzergâhıdır. İmandan farklı olarak, güven safi Allah vergisi değildir, inşa edilen, yapılan ve kimi zaman da “yıkılan” bir şeydir. İşte bu nedenle bir inanan için bile güven, halen Tanrı’nın Cennetinde, insanı kendi duygu çelişmelerinden koruyabilecek o başlangıçtan beri var olan güvenin kalbinde yaşıyor olma sanrısından bahsedilmediği sürece, Tanrı ve insanlar arasındaki bağ modeli üzerinden oluşturulamaz. İnsanlar arasındaki güven, kişilerin mükemmel olmayan dünyanın transit noktalarından birinde geçici olarak ikamet ettiğini kabul etmesiyle başlar. Güvenin canlı kalması yalnızca her insanın karanlık noktaları ve zaafları olduğunun kabulüyle mümkündür. Güven bağdan doğar – ilk bağlar, aile ve yakınlarla kurulan bağlar – ancak gerçek gücü, her daim kırılgan da olsa, daima bağa hayat vermesinde saklıdır.

Études adlı dergide yayımlanmıştır. Çeviri : Ayça Akova

Michela Marzano

Filozof

Yorum Ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

yeni sayı

Bizi takip edin!

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip ederek dergimizle ilgili son güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.