Miras Dergisi

Kadınım, Düşünüyorum, Öyleyse Yazarım

“Cogito ergo sum”

“Düşünüyorum öyleyse varım”

René Descartes’ın dediğine göre; var olup olmadığını anlamanın bir yolu var. Hatta yaşamak, organlarının ekip arkadaşlarıyla uyum içinde çalışması, kalbinin kendine has ritmik temposuyla çarpmaya devam etmesi ve yüzün bir araba camına yaslanmışken ağzını her açıp kapadığında camın buğulanması ise var olmanın –yaşamaktan bir farkı var.

Descartes daha çok senin kendini bu ekip içinde hangi organına benzettiğinle, o ritmik tempo eşliğinde hangi şarkıyı dinlemek istediğinle ve yolculuğun sırasında hangi yolda yürümeyi hayal ettiğinle ilgileniyor. Yani, ne düşündüğünle…

“Çok basit” diyor.

-Var olmak istiyor musun?

-Evet.

-Öyleyse, düşün.

Düşünmek, başkalarına veya evrene değil de kişinin kendi varlığını kendisine kanıtladığı bir durummuş gibi geliyor bana. O halde bir var oluş mücadelesinden bahsederken, yüzyıllardır yaşadığı toplumlarda parmak uçlarının üzerine kalkarak “buradayım, ben de varım” haykırışlarıyla görünür olmaya çalışan “kadın” ile “düşünmek” arasında inkâr edilmesi mümkün olmayan bir bağ olduğunu fark ediyorum.         

ABD Ulusal Bilimler Akademisi’nde yayımlanan bir araştırma, erkek beynindeki sinir bağlantılarının, beynin aynı lobunun ön ve arka tarafları arasında kurulduğunu, kadın beyninde ise bu sinirlerin daha ziyade sağ ve sol loblar arasında dizildiğini söylüyor. İlginç olan şu ki; beynin sol tarafı ‘mantıksal düşünce’ alanını temsil ederken, sağ tarafı ‘önsezi’ alanı olarak biliniyor. Bilim insanlarına göre beyin yapılarındaki bu fiziksel farklılık, kadınların neden hafıza, önsezi, empati gibi sosyal idrak alanlarında ve duygusal zeka testlerinde erkeklerden daha iyi olduğunu açıklamaya yetiyor.

Antik çağlarda, doğum olgusunun sırrı anlaşılamadığı için ürün vererek yaşamın devamlılığını sağlayan toprak ile eş tutulan hatta kutsal sayılan kadının değeri, çoğalmanın yalnızca kadından kaynaklı olmadığının fark edilmesiyle elinden alınıp yere çalındı… Aslında kadın, beynin fiziksel yapısı dışında psikolojik olarak da kendi hâkimiyeti olmaksızın kendisiyle ilgili verilen kararları anlamak için hep düşünmek ve anlamaya çabalamak zorunda kaldı. Kendi hakkında ve kendi dışında, her şeyi ve herkesi…  

Öyleyse, ben bu sabah gözümü Sudan’da açıyorum. 10 yaşında bir kız çocuğuyum, tam evlilik çağım… Halbuki arkadaşlarımla oynayacağım oyunları çok düşünmüştüm. Mesela saklambaç oynuyoruz, ben ağacın arkasına saklanmışım. Beklerken fark ediyorum, ne kadar güzel bir ağaç bu. Kökleri toprağın ne kadar dibindedir acaba? Ben onun yerinde olsam sıkılırdım belki de. Yürümek, dolaşmak, başka başka yerleri görmek isterdim. Özgür olamamak çok zor, o ağacı anlayabiliyorum.

Başka bir gün Afganistan’dayım. 13 yaşındayım. Babamın odasında bekleyen kitaplar var, tozlanmışlar. Sanırım ben bir kitap olsaydım ve okunmasaydım çok üzülürdüm. O yüzden tozlarını ellerimle silmek ve her sayfasını okumak istiyorum ama yapamıyorum çünkü okumayı bilmiyorum…

Burası Hindistan, bulaşıklar akşama kaldı… Bir hikâyem var diyemem size, buradaki çoğu kadın gibi yıllar önce hizmetçi olarak eşime satıldım. Onu boş verin de, az önce bulaşık yıkarken gözüm su damlalarına takıldı. Keşke saatlerim olsa da uzun uzun anlatsam. O damlaların hızlı hızlı kayıp gidişini görmeliydiniz. Sanki bir yere yetişir gibi koşuyorlardı. Tabağı çevirdikçe yönünü kaybedenler vardı bir de, o kararsız olanlar yavaş yavaş akıp gittiler. Demek ki insan kararlı olmalı, yönünü kaybetmemek için.

İstanbul’a döndüm. Şu şehir dışı toplantıları çok yorucu oluyor. Yoğunluktan neredeyse çocuğu okuldan almayı unutuyordum. Neyse, en azından akşam ne yemek yapacağımı biliyorum, kafam rahat… Bakkala giriyorum, her zaman gülücükler saçan amca bugün keyifsiz. Neyin var diye sorasım geliyor ama vazgeçiyorum. Belki derdini unutmuşken hatırlatmış olurum. Alışverişimi yapıp çıkıyorum ama yol boyu düşünüyorum, acaba onun için ne yapabilirim. En iyisi yarın sabah da uğrayıp içten bir “günaydın” diyeyim. Ama ya yanlış anlarsa?

Hep düşündüler… Her şeyi… Kimselerin fark etmediği şeyleri fark ettiler, henüz keşfedilmemiş renkleri gördüler, hiç bestelenmemiş şarkıları ezberlediler, kendilerini hiç tanımadıkları insanların, hiç dokunmadıkları nesnelerin yerlerinde hayal ettiler. Çoğu düşündüklerini ifade etme fırsatı bulamadı, bu yüzden çokça dinledi, fazlaca düşündü.  

Peki, hem sezi hem yaratıcılık hem kavrama hem de empati kurabilme yönleri çok kuvvetli olan kadınların bu farklı ve yaratıcı bakış açılarıyla fikirlerini daha çok ifade ettiği, öğrettiği, öğretmek için elbette önce öğrendiği bir dünya çok daha güzel olmaz mı?

Bazen ruhum, bir kadın eli değmiş birkaç satır okumak istiyor. Genelde uzun ve planlanmamış yolculuklar yapmak istediğimde geliyor bu his. Çünkü ben ne zaman bir kadın yazısı okusam başladığım noktadan çok uzaklaşıyor, rotamı kaybediyor ve bindiğim otobüsten hiç tahmin etmediğim bir durakta iniyorum. Yepyeni caddeler ve ara sokaklar keşfetmiş bir halde dönüyorum evime.

Neden yazmak diye sorarsanız, “yazmak” jest ve mimik kullanmak, konuşmak gibi ifade yöntemleri arasında anlık olmayan tek ifade yöntemidir. Zamana meydan okuyan, tıpkı kadınlar gibi öncesinde, sonrasında ve o sırada, yani her an düşünen ve düşünmeye özgür bir alan yaratan…  

1841 yılında İstanbul’da doğan ve ilk Ermeni kadın romancı olarak bilinen Sırpuhi Düsap, “Kadınlar! Çalışın, çalışın ki önyargılar ayaklarınızın altında paramparça olsun; ayağa kalkın, çalışmaktan utanmayın, insanlığın çağrısı budur” sözüyle, kadınların yazı yazmasının ve çalışmasının ahlaksızlık olarak görüldüğü bir döneme damgasını vurdu. Yaşamının bir dönemini yetim kalmış çocuklara adayan sürgün bir Ermeni aydını olan Zabel Yesayan ise Düsap’ın söylediklerini şu şekilde anlatıyor:

“Bayan Düsap, edebiyat dünyasına atılmaya aday olduğumu duyduğunda, bu yolda kadınları defne yapraklı taçların değil, dikenlerin beklediği konusunda beni uyardı. Bizim gerçekliğimizde, bir kadının ortaya çıkıp kendisine bir yer edinmek istemesine tahammül edilmediğini, bunu aşabilmek için, vasatın çok üzerine çıkmak gerektiğini söyledi. Ve ekledi: Bir erkek vasat bir yazar olabilir ama bir kadın asla!”

Gelelim yakın tarihe.

Malala Yousafzai 2008 yılında henüz 11 yaşındayken, ülkesinde olup bitenlere kayıtsız kalamayan, ülkedeki yasakların hayatını nasıl değiştirdiğini, kız çocuklarının okula gitmesinin yasaklanmasına dair düşüncelerini, çocukların okuması gerektiğini ve kadınların erkeklerden hiçbir farkı olmadığını internette bir blog üzerinden kaleme alan Pakistanlı bir kız çocuğu. Öyle şeyler yazdı ve anlattı ki 2014 yılında Nobel barış ödülüne layık görüldü. Büyük bir suikaste uğradı ve aylar boyu süren tedavisinin ardından insan hakları aktivisti olarak dünyanın birçok yerinde çocukların, özellikle de kız çocuklarının okuması ve yazması için çalışmalar yürütüyor ve diyor ki:

“Kitaplarımızı ve kalemlerimizi almamıza izin verin. Onlar bizim en güçlü silahlarımız. Bir çocuk, bir öğretmen, bir kitap, bir kalem dünyayı değiştirebilir.”

Duygu Asena’nın “Kadının adı yok” isimli kitabını her anımsadığımda aklıma tarih boyunca örneklerine rastladığımız, okunabilmek için erkek mahlası kullanan kadın yazarlar geliyor. Unutmayın ki varoluş hem bir üretimin sonucudur hem de devam eden bir üretim süreciyle mümkündür. O halde, renklerin daha fazla olduğu, insanların birbirine karşı daha anlayışlı olmaya çalıştığı, empatinin yaşamımızdan eksik olmadığı, değişimin daim ve barışın mümkün olduğu bir dünya için Virginia Woolf’un dediği gibi “Kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!”

İnanın, sandığınızdan çok daha fazla şey üretebilirsiniz çünkü sandığınızın içinde düşündüğünüzden çok daha fazla şey biriktirdiniz. Şimdi içindekileri ihtiyacı olanlarla paylaşma zamanı, lütfen cömert davranın… Cesur, sevgi dolu ve yazar kalın…  

Nora İsaoğlu

Yazar

Yorum Ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

yeni sayı

Bizi takip edin!

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip ederek dergimizle ilgili son güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.