Miras Dergisi

Doğu mu, Batı mı?

Batı Hristiyanlığı son 300 yıllık inanç tarihimizin en önemli merkezi olmuştur. İnkar edilemez gerçeğimiz olarak (her ne kadar mutlu olmasak da) Hristiyan dünyası Roma İmparatorluğu’nun etkisi altında batıya doğru kaymış, özellikle Doğu Roma’nın kaybettiği alanlardaki etkisi azalarak batıda kendine yeni bir konum belirlemiştir. Bunda Vatikan merkezli Katolik Kilisesi’nin ve batıda şekillenen Protestanlığın katkıları vardır. Doğu kiliseleri ise yerelleşmenin ötesinde içe kapanma, süregelen baskılar karşısında etkisini kaybedip daha çok toplumsal bir kuruma dönüşerek müjdecilikten uzaklaşma sorununu yaşadı. En nihayetinde Hristiyanlık bir batı inancı haline geldi. Özellikle Hristiyan olmayan toplumlar için bu net bir tanım. İyi bir algı çalışmasıyla da Hristiyan inancını batının dini gücü, misyonerliği batı politikalarının ruhanî ayağı olarak tanımlayıp, doğudan koparmak isteyenler oldu. Bu doğuda başarılı sonuçları olan bir çalışmaydı. Bugün müjdeyi duyurmaktan daha çok “batılı olmadığımızı kanıtlama” mücadelesi vermek zorunda kalıyoruz. En azından doğulu Hristiyanların böyle bir temel sorunu artık var.

Bu noktada batı kiliselerinin hatalarını görmezden gelemeyiz. Kendilerini inancın hamisi ve kilisenin doğal lideri gibi görerek, hizmet için var oldukları doğu ülkelerinde kültürel bir takım krizleri beraberlerinde getirdiler. Kiliseleri yönetmek, liderleri kendi (sözde Kutsal Kitap’a dayalı) kriterlerine göre seçmek ve bir empozisyon yaratmak gibi hayatî hatalar yaparak biz doğuluların işini hayli zorlaştırdılar. Bunları söylerken yine hayatî olan katkılarını ve değerli hizmetlerini görmezden gelemeyiz. Zaten çoğunlukla bu ikisi birlikte giden şeylerdir. Ancak özellikle kimlik sorunu konusunda batı merkezli Hristiyanlığın, dünyada yarattığı yeni konsepti dikkatli bir yaklaşımla bina etmesi beklenebilirdi. Özellikle yeni kurulan kiliselerin yerel kültürden koparılmadan (çoğu zaman Katolik ve Anglikan Kiliseleri’nin başarıyla uyguladığı gibi…) oluşturulmasını sağlamak; yerel önderliğe önem vermek, kilise ihtiyarlarının seçimi konusunda senkretizm ve ayrımcılıktan kaçınmak, uyarlamacılık yerine entegrasyonu esas almak, her şeyden önce prensip veya strateji odaklı değil, müjde ve ruhsallık odaklı bir yöntemle kilise kurmak çözüme olanak sağlayabilirdi. Bunların uygulandığı başarılı alanlar gördük. Elbette kusursuz bir yöntem yoktur. Ama etkili ve çözüm odaklı yöntemler vardır.

Doğulu, yerel, kültürel kiliseler olması gibi güçlü bir iddiam yok. Böyle bir şeye gerek olduğunu da söylemeye çalışmıyorum. Sadece etnik, kültürel, doğal ve ruhsal dengesi yerinde bir kilise kavramına ihtiyacımız olduğunu söylemeye çalışıyorum. Batının doğu kiliselerinden elini çekmesi gerektiğine inanan radikallerden de değilim ama dengeli ve saygılı bir ilişkiye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Hindistanlı bir pastörün dediği gibi; “Batı çözüm sunduğu ve geliştirdiği kiliselerin Tanrısı değil hizmetkarı olduğunu kendine hatırlatmalı”. Çünkü ihtiyaçlarımızın şekli ve içeriği değişse de her birimiz diğerine ihtiyaç duyuyoruz. Düne kadar sürekli hizmet almak ve baskı altında yaşamak zorunda olan Çin Kiliseleri bugün dünyanın en büyük kiliselerinden biri. Orada gelişen hizmete batının sunduğu katkı yadsınamaz ancak Tanrı’nın ruhu ve evrensel kilisenin bir meyvesidir. Çoğu zaman parayla ve fiziksel güçle sunulan katkı tamamen yararsız olmuştur. Ve bunun ötesinde kararlı imanlıların varlığı orada bir kiliseyi yeşertmiştir. Tahminlere göre 2023 yılında dünyada en çok Hristiyan’ın yaşadığı ülke Çin olacaktır. Hindistan, Afrika, Filipinler ve İran için hatırı sayılır bir büyümeden söz edilmektedir. Artık kilise ve Hristiyanlık bir gücün, batılı bir müdahalenin veya empozisyonun sonucu olmaktan doğal olarak çıkacaktır. Bunun batıdaki karşılığı sürekli küçülen veya zayıflayan Avrupa kiliseleridir. Yani her zaman güç varlığınız veya tarihinizle aynı ölçüde ilerleyen bir şey değildir. Dayandığımız temel nedir? Hangi gücün kilisenin geleceği açısından gerçek anlamda fark yaratacağını düşünmeliyiz?

Kilise dahil olduğu toplumun hastalıklarından münezzeh bir yapı olmamıştır. Öyle değildir demiyorum hiçbir zaman olmamıştır. Bu antik kiliselerin hatta elçilerin kurduğu kiliselerin de en katî sorunudur. Bu anlamda kiliseyi belli bir toplumsal yapı üzerine inşa etmek “kum üzerine ev yapmak” gibidir.

Kilisenin prensipleri İncilseldir. Kilisenin toplumu Tanrı’nın halkıdır. Kilisenin ruhu Kutsal Ruh’tur. Kilisenin başı Mesih’tir. Batılı Hristiyanların doğu üzerinde bir tahakküm yaratması veya kültürel politik erki yeni bir kilise yaratmaz mevcut kiliseleri yok etmeye yarar. Yine Doğulu Hristiyanlar batının yüz yıllardır geliştirdiği teolojik ve kurumsal faydaları görmezden gelerek var olamaz. Ekonomik olarak birçok doğulu kilise batının katkısı olmadan ayakta duracak güçte değildir. Özellikle Protestan kiliselerin büyük kısmı için doğuda var olma mücadelesi söz konusudur ve batının tecrübe ve potansiyeline ihtiyacı vardır. Yani yukarıda da belirttiğimiz gibi dengeli ve saygılı bir kardeşlik ilişkisi iki yaka arasında güçlü ve sarsılmaz bir bağ yaratacak ve dünyada tuz ve ışık olmanın anahtarı olacaktır.

Kilise Mesih’in bedenidir. Onun doluluğu ve görkemini yansıtır. Tüm hastalık ve hatalarına rağmen bu gerçektir. Bu anlamda kilise kültürel kodlarla değil Mesih’in ona bakış açısıyla tanımlanır. Yerel kilise, evrensel kilise, batılı veya doğulu kilise kavramları bir bedenin farklı duruşlarını temsil eder. Ayrılık, bölünme veya tahakküm Tanrı’dan değildir.

Gökhan Talas

Yayıncı

Yorum Ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

yeni sayı

Bizi takip edin!

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip ederek dergimizle ilgili son güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.