Miras Dergisi

Korkmak, İstemek, Sevmek

Üç korku

Eski manastır metinlerine baktığımızda, korku kavramının oldukça çeşitli anlamlara geldiğini hemen görürüz, fakat çelişkili tanımlarla oynayarak bunları – sanki hedeflenen gerçeği aydınlığa kavuşturmak gibi bir niyeti olmadan pek çok görünüşten yalnızca birini ifşa eder haldeki bir sürü ışıltı misali – istediği gibi ve çelişkili anlamlar vererek çoğaltan bir edebiyatla karşı karşıya olduğumuz için bu kavramı idrak etmek gitgide zorlaşır. Ayrıca manastır söyleminin bir uygulamayla yakından bağlantılı olduğunu ve manastır geleneğinin, metinler ve temaların iletilmesini sağlamaktan önce bu uygulamanın iletilmesini sağlamak olduğunu unutmamalıyız. Gazzeli Dorotheus şu özdeyişi aktarır: “Bir rahip yaşlı bir adama sorar: “Baba, Tanrı’dan korkmak için ne yapmalıyım?” Yaşlı adam cevap verir: “Git ve Tanrı korkusuna sahip birisine bağlan. Tanrı korkusunu yaşama biçimiyle sana da Tanrı korkusunu öğretecektir!” (Açıklamalar IV, 52, bkz. Apophtegmes Poemen 65). Tanrı korkusu hakkındaki metinlere erişmek için Tanrı korkusunun kendisinden başka yol yoktur. Birçok yazar korkuyu üç biçime ayırır. İlk olarak, yalnızca cezalandırılmayı önlemeye yarayan yaranmacı korkuyu anlatırlar. Bu durumda, Tanrı’dan bir Yargıç gibi korkmak ve ölüm ile ebedi cezadan korkmak söz konusudur. Yeni başlayanların duyduğu ve insanları dine döndüren korku işte bu korkudur. Sonra çıkarcı korkudan bahsedilir. Burada vaat edilen ödül, yani ebedi hayat amacıyla hareket edilir. Bu ebedi hayat henüz kendi içinde bir çekiciliğe sahip değildir, fakat yalnızca onu elde edenin yararına bir çekicilik sunar.  Son olarak da sevgi içeren korku gelir. Bu tür korku sevgiyle hareket edenlerin, yalnızca onları seven Tanrı’yı hoşnutsuz kılmaktan korkanların hissettiği korkudur. Cezalandırılmaktan değil, Tanrı’yı üzmekten korkarlar. (Bu üç korku türü, örneğin, Cassien ve Gazzeli Dorotheus’ta ayrıntılı olarak verilmektedir. Aziz Bernard da bunları aynı şekilde detaylandırmıştır). Bu sefer sevgi ve korku birbirlerini dışlamazlar; manevi yaşamın zirvesinde birbirine korkunun sonsuz hayatta hâlâ gerekli olduğu noktada birbirlerine seslenirler. Öte yandan, umut her zaman değersizleştirilir. Çıkarcı bir tutum olarak görülür ve böylece benlik sevgisini ortaya çıkarır. Bu üçlü durum sıklıkla tekrarlanır, ancak üç korku biçiminde değil, korku – umut – sevgi biçiminde tekrarlanır ve böylelikle korkunun anlamı indirgenmiş olur. Climaque’ın şu pasajında dendiği gibi: “Bir gün üç rahibin aynı anda aynı aşağılanmaya maruz kaldığını gördüm. Birincisi, bu durum içine işlese ve rahatsız olsa bile sessiz kaldı; ikincisi, kendisiyle ilgili olan şeylerden ötürü memnun oldu, fakat onu hor gören kişi adına üzüldü; üçüncüsüne gelince, sadece komşusunun yaralandığını düşünerek derin bir merhametle ağladı. Dolayısıyla, bu emekçilerden birinin korkuyla, diğerinin ödül umuduyla ve bir diğerinin de sevgiyle hareket ettiği görülebilir “(Jean Climaque, L’Echelle Sainte [İlahi Merdiven] 8, 34, Fransızcaya çeviren: P. Deseille, Bégrolles-en-Mauges, Bellefontaine Manastırı, 1978, Spiritualité Orientale [Doğu Maneviyatı] 24, s.132 (daha sonra Ech. kısaltması ile belirtilmiştir).

Fakat bu model genellikle değişip ikili yapıya indirgenir ve böylelikle Pavlusçu temeline geri döner (Romalılar 8: 14-17; Galatyalılar 4: 7); zira yaranmacı korku ile çıkarcı korku insanın menfaatini ilk planda tutan aynı tutumun iki yönünden başka bir şey değildir. Cezadan kaçınmak ve ödül arayışında olmak kişinin kendisini ön planda tuttuğunu ve Aziz Bernard’ın da altını çizdiği gibi (Dil. XII, 34) kendi varlığını diğer her şeyin önüne koyduğu varsayımını ortaya koyar. Korkunun bu iki biçimi oldukça ilgi görür. Yukarıda da bahsedilen kendini cezalandırma süreci aslında bir kurnazlık içerir, çünkü kişinin kendini cezalandırması, Tanrı tarafından cezalandırılmadan amacına ulaşmak için oluşturulan dolambaçlı bir yoldan başka bir şey değildir. Öte yandan, üçüncü korku biçimi, diğerlerinin bir tür tersidir ve kişinin kendini merkezden çıkarması anlamına gelir. Varlık aşikârdır ve kendisinin gerçekleştirilmesine yönelik davranılmasını haklı kılar; yalnızca Tanrı’nın sevgisi erdemli eylemi kurmak için yeterlidir, böylece Tanrı’nın iradesi doğruluğun tek kriteri olarak sergilenir. Ahlâk ve sevgi, insan iradesi ile ilahi iradenin birbirine yapışmasıyla belli olur. Fakat buradan yola çıkıldığında, insandaki “ben” Tanrı karşısında silinir. İnsanın kendinde tuttuğu ne öz bir bilinç ne de öz sevgi kalır; onun yerine bir zamanlar kaybedilmiş Tanrı’nın sureti ve Tanrı’ya benzerliğinin onarılması, sevgi dolu bir kendini adama, hatta: “Tanrı’nın istediği şeyden başka bir şey isteyemez hale gelmek, yani O’nun olduğu şeye dönüşmek” (Guillaume de Saint-Thierry, Mont-Dieu Rahiplerine Mektuplar 258, Çev. J. Dechanet, Paris, Cerf, 1976, Hristiyan Kaynaklar 223, s. 349.) kalır. Korku veya alçakgönüllülük üzerinden anlatımı yapılan tüm bir manastır pedagojisi, kendiliğinden merkezde olduğu düşünülen “ben”in yerinden edilmesinde yatar.

Korku, benlik sevgisinden Tanrı sevgisine

Rahipler hiç durmadan korkunun inançtan doğduğunu tekrar eder. Yani korku, öznenin özerkliğini varlığa ve yaşama sahip olmasını sağlayan Tanrı’dan yana çevirmek için özerkliği kıran bu tutumun bir parçasıdır. Kişinin kendini merkezden çıkarmasından yukarıda bahsedildi. Şimdi ona gerçek adını verelim: bunun adı dine geçiştir. Korkunun farklı biçimleri dine geçişin pek çok evresine karşılık gelir ve bu dine geçiş yalnızca kişinin kendini Mesih ile özdeşleştirmesi ve sevgi durumunun iyileştirilmesiyle tamamlanır. Korku böylelikle bir kırılma, varsayımsal ve yanıltıcı bir bütünlüğün çökmesi, kişinin Tanrı olmadığını ve daha genel olarak gerçek olanın yaratılıştan başka bir şey olmadığını kabul etmesiyle başlar. Radikal bir yetersizliğin ortaya çıkmasıyla, korku kendisini doğal olarak gözyaşı ile açığa vuracaktır, çünkü öncelikle, Tanrı olmadan kendi kendine tatmin olduğu zamanlara göre daha da erişilmez görünen esenlik ihtiyacını belirtir ve Tanrı’nın yerine geçerek: “Kişi –  yaratıcısını taklit etmeye yönelik sapkın niyetiyle – kendi iradesi yerine herkes için kurulmuş ebedi yasayı tercih ettiği anda kendi yasasını da yapmıştır” (Bernard, De Diligendo Deo XIII, 36). Böylesi bir kibrin, temel günahın (“Tanrılar gibi olacaksınız” Yaratılış 3, 5), rahatlamaya kavuşması mümkün olabilir mi? Böylelikle korkunun ilk biçimi yas tutma veya pişmanlık hali içerisinde, kişinin hatalarına karşı keskin bir farkındalıkla kendi üstüne akıttığı acı gözyaşları halindedir. Böylece rahip, kendi görüntüsünü (ki bu görüntüyü kişinin kendi sureti olarak anlamalıyız) sürekli olarak ona geri yollayan acımasız bir aynanın önünde bulur kendini. İşte ölüm ve Kıyamet fikrinin gerekli olduğu an o andır. Jean Climaque rahibi “uykuda olduğu gibi uyanık zamanlarında da durmadan ölümü anarak ölümün anısından bahseden üzüntü dolu bir ruh” (Ech. 1:14) olarak tanımlar. Fakat böylesi bir anı, ebedi ceza korkusu ile sınırlı değildir. Yaranmacı korkunun temeli olan bu korku yeterli değildir çünkü her zaman, kendine has bir acıyla temsil edilen bir benliği belirtir ve dolayısıyla da benmerkezcidir. Ölüm anısı, sonluluğun, buna bağlı olarak da asıl bağımlılığın ve insanın var olmaması olasılığının daha temel düzeyde bilincindedir. Ölüm sadece, insanın her daim içinde var olduğu gerçek mutluluğa veya cezaya erişmek değildir. Her şeyden önce, ihtimalin ve – olumsuz yönde de – varlığımızın hediyesinin kaçınılmaz işaretidir. Böyle bir bellek Tanrı anısından ayrılamaz. Korku, böylece günahın kaçırdığı, ancak Mesih’in lütfuyla yeniden düzenlenen, Tanrı’nın suretinde ve Tanrı’ya benzeyerek yaratılmış insan doğamızın parçası olan bir ilişkinin bilincine dönüşür. Bunun getirdiği birincil fayda, insanı Tanrı’yı ​​her zaman hafızasında tuttuğu ve bu yaratılış ilişkisiyle yaşadığı kökenler cennetine geri getirmektir. Ölümün hatırlanması ve Tanrı’nın hatırlanması bir başka noktada daha bir araya gelir; bakışlar Tanrı’nın ölmekte olduğu haça çevrildiğinde, umutsuzluk korkusunu ortadan kaldırdığı ve bakan kişiye yol gösterildiği anlaşılır: Tanrı’nın gerçek sureti olan, “O’nun varlığının öz görünümü” (İbranilere Mektup 1: 3) bedene bürünmüş Oğul’un örneğini izleyerek öz iradenin reddedilmesi itaat, emirlerin korunması. Nihayet rahip, Tanrı’yı görmezden geldiğinde aslında aynı biçimde kendisini de görmezden geldiğini anlar. “Seninle olduğum sürece, aynı zamanda kendimleyim de; ancak seninle olmadığım sürece kendimle de değilim” Guillaume de Saint-Thierry, Oraisons méditatives II, 2 [Tefekkür içinde dualar II, 2], Çev. J. Hourlier, Paris, Cerf, 1985, Sources Chrétiennes 324 [Hristiyan Kaynaklar 324], s. 53. Kendine yeterli olan özne bir yemdir; insanın kendisiyle birlikte var olmasının tek yolu yaratılan ve kefaretini ödeyen varlığının mütevazı itirafı içerisinde, Tanrı’nın bakışları altında yaşamaktır. Yas ve kefaret artık hiçbir kurnazlığa yer bırakmadan derinleşirken Doğu’nun rahipleri tarafından sonsuz kere tekrarlanan İsa duasını da doğruluğa kavuşturur: “Bize merhamet et”. Zira Tanrı ile insan arasındaki mesafe – Tanrı’nın kendisi insana yakınlaşarak bunu ortadan kaldırmadığı müddetçe – her zaman kat edilemeyecek kadar  büyük görünür. Ama tam da kutsal hayırseverlik düşüncesi ve Çarmıha gerilmiş olana tefekkür içerisinde, gökyüzü ile yeryüzü arasında asılı kalıp cennetin kapılarını açarken, yas gözyaşları şükran ve sevinç gözyaşlarına karışır ve böylelikle gözleri yıkanan rahip artık – kendisinden başlayarak – tüm varlıkları yeni bir ışık altında görür. Sonra, sevgi ve merhamet vasıtasıyla, onu canlandırıp dirilten Tanrı’yı sevme aşamasına girer. Ondaki bu sevgi ve şefkat yalnızca insanlara yönelik değil, tüm varlıklara yönelik olur, çünkü en küçük yaratılmış bile günah yüzünden yaralanmıştır. Bu şefkat ve dayanışmanın tek anlamı, günahlarımızı kendi üzerine Alan’a benzemek, – tüm nitelik ve tekillik kaybolduğunda, her şeyde her şey olan Mesih’te erimektir: “Aşkta mükemmel olan ve aldırmazlığın zirvesine ulaşan, kendisi ile başkaları arasındaki farkı ya da hatta özgün ve yabancı olanın arasındaki farkı göz ardı eder … Fakat… yalnızca insanların biricik doğasını gördüğü için herkesin eşit olduğunu düşünür ve herkes için aynı şeyi hisseder. Bu şefkat ve dayanışma, Arketip ve sevgi bağı görüntüsündeki varlığın​​ tamamlanması, yani Tanrı korkusunun doruk noktası ve en üst biçimleridir.”

Communio Dergisi, Ekim 1996
Miras Dergisi, 24. sayı
Çeviri: Pınar Ercan

Philippe NOUZILLE

Benedikten Rahip

Yorum Ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

yeni sayı

Bizi takip edin!

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip ederek dergimizle ilgili son güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.