Miras Dergisi

Ölüm: Yaşama Yapılan Bir Dalış

Eski Antlaşma’da ölüm, bir cezadır

Eski Antlaşma’ya göre, ölüm varolmamalıydı. “Tanrı ölümü yaratmadı, O canlıların kaybından zevk almaz” (Hikmet 1, 13). Ölüm, Tanrı’nın istediği bir şey değildi. O halde olumsuz bir şeydir. Ölüm karşısında, bir insanın hayatı tamamlanmamış ve – başkalarıyla, Tanrı ile, yakınlarıyla olan ilişkilerinde – birdenbire askıya alınmış gibi görünür (Mezmurlar 88,6; Yeşaya 38,11; Sirak 17, 27). Ölüm yüzünden, yaşam tamamlanmamış büyük bir parçaya dönüşür. Eski Antlaşma’da ölüme dair hiçbir estetikleştirme veya idealleştirme yoktur. Ölüm, insanın olumsuz sonudur, insanı kendi varlığının en derinliklerinde alt üst eden bir trajedi, bir felakettir. Ölüm, Yahudi halkı için bir rahatsızlıktır; rahatsızlıktır çünkü bu bir cezadır, çünkü ölüm var olmaması gereken bir şeydir. Bu rahatsızlık karşısında, hiçbir çıkış yeri yoktur: İsrailliler diğer dinlerde veya felsefede yapıldığı gibi ölümden sonraki hayat teorileriyle veya ölü kültüyle kendilerini teselli etmeye kalkmaz. Aslında Eski Antlaşma’da ölümden sonraki hayat veya ruhun ölümsüzlüğü inancına dair bir şey bulunmaz. Bu ağzı sıkılığının tek nedeni bu teorilerin yalnızca insan aklından çıkan yanıtlar olmasıdır, yani ölüm gibi bir felaket karşısında aldatıcı olmaları. Dindar bir Yahudi için ölüm öyle bir trajedi, öyle bir felakettir ki, insanın verdiği yanıtlar – bunlar ister dinlerin verdiği yanıtlar ister felsefenin yanıtları olsun – tamamen boş ve anlamsızdır,  her zaman yetersizdir, özetle fazlasıyla insana özgüdür. Tek yanıtı sadece Tanrı verebilir.

Bu sakınım, yani ölümün ortaya koyduğu büyük soruna hiçbir çözüm getirmeme durumu, İsrail’in umutsuzluktan başka çıkış yolu olmadığı anlamına gelmez. İnanan insan ümitsizliğe düşmez çünkü Tanrı’ya inanır ve o Tanrı, kendi müminlerini ölümün karanlığına terk etmeyecek olan canlıların Tanrısı’dır. İnanan insan, inancından dolayı, Tanrı’nın bizzat kendisine vereceği yaşamın gerçekleşmesi için tam bir güven içerisinde ümit eder ve bekler: “Ama senin ölülerin yaşayacak. Bedenleri dirilecek/ Ey sizler, toprak altında yatanlar, uyanın, ezgiler söyleyin” (Yşa. 26,19). Evet, kuşkusuz ölüm bir cezadır, fakat bu ceza o kadar derinlemesine trajiktir ki, insanı hiçbir şekilde sadece kendisi için yaşamamaya ve Tanrı’dan yardım istemeye zorlar. İşte tam da bu anlam üzerinden bakınca, ölümün aynı zamanda hem bir ceza hem de Tanrı’nın insana, O’na dönmesi için yaptığı bir çağrı olduğu söylenebilir. Ölümün trajik niteliği karşısında insanın verebileceği hiçbir yanıt bulunmamaktadır: yanıt, Eski Antlaşma’dır, “ötesine geçme üzerine ilk fikri geliştirir: Tanrı’ya dön.”

 

Yeni Antlaşma’da ölüm, teslimiyet deneyinden geçmiştir

Yeni Antlaşma’da da ölümün varolmaması gerektiğini görürüz. Hristiyan geleneğin kendisi de ölümün bir trajedi olduğu düşüncesini geliştirecektir. Örneğin Aquinalı Thomas ölümün doğal olmadığını, bunun Adem ve Havva’nın günahından kaynaklanan bir ceza olduğunu savunur. Bunun anlamı da, esasen, insanın ölmemesi gerektiği, çünkü Tanrı’yla tam bir birlik içinde yaşadığıdır. Ondaki ruh ve beden birliği, ölümden sonra dağılamayacak kadar mükemmeldi. Beden ruhun hizmetinde, ruh Tanrı’nın hizmetindeydi ve Tanrı da onun doğasına eksik kalan şeyi ekliyordu. Aziz Thomas’a göre insan ruh ve beden birliğidir. Ölüm bu birliği çözer. Ölümden sonra geriye kalan şey “insan” değildir, çünkü ruh, beden olmadan insan olamaz. Fakat Yeni Antlaşma’da, ölümün daha da trajikleştiğini söyleyebiliriz, çünkü şimdi ölümü üstüne alan kendisidir, ölen O’dur. Ölen ve acı çeken Mesih’in suratında, ölümün – var olmaması gereken olgunun – tahammül edilmez niteliğini deneyimleriz. Mesih’in “Tanrım, Tanrım, neden beni terk ettin?” (Matta 27, 46) yakarışları ölümü, bize Tanrı’yı sorgulatacak düzeyde trajik bir terkediş gibi gösterir. Nerededir Tanrı? Böylelikle her bir ölüm bir çığlık, insanın kayıtsız kalamayacağı radikal bir terkediştir.

 

Vaftiz ve Efkaristiya, ölüme yapılan dalışlar

Hristiyanlara göre ölümle ilişki halinde yaşamak özellikle kutsal vaftiz ve efkaristiya eylemleriyle gerçekleşir. Pavlus’a göre vaftizin ölümle bir tür benzerliği vardır. Vaftizde, ölürüz, gömülürüz, geçmiş yaşamdan kendimizi ayırırız. “Baba’nın yüceliği sayesinde Mesih nasıl ölümden dirildiyse,  biz de yeni bir yaşam sürmek üzere vaftiz yoluyla O’nunla birlikte ölüme gömüldük. Eğer O’nunkine benzer bir ölümde O’nunla birleştiysek, O’nunkine benzer bir dirilişte de O’nunla birleşeceğiz. Artık günaha kölelik etmeyelim diye, günahlı varlığımızın ortadan kaldırılması için eski yaradılışımızın Mesih’le birlikte çarmıha gerildiğini biliriz. Çünkü ölmüş kişi günahtan özgür kılınmıştır” (Rom 6, 4-7). Vaftizde insan ölümü ve dirilişiyle birleşmiştir. Vaftiz ayininin tümü ölüm dramını ortaya koymaktadır. İnanma işi ve Şeytan’ın reddi inanç ve günah arasında, Tanrı ile Şeytan arasında sıkışmış insanın tüm dramını sergilemektedir. Tanrı’yı seçen insan geçmiş yaşamında ölmelidir. Vazonun suya batması ve su yüzüne çıkması, İsa’nın mezarını, vaftiz olan kişinin giydiği beyaz gömlek de arınmayı sembolize eder. Alna çizilen haç işareti ölümü ve Mesih’in bir ömür boyu taşınan dirilişini temsil eden bir tür manevi dövmedir.

 

Efkaristiya için de durum aynıdır. İsa’nın takipçileriyle yaptığı son yemek O’nun ölümünü haber verir. İsa tüm yaşamını ve pek yakında çarmıhta gerçekleşecek olan ölümünü başkaları “için” ölmek gibi yorumlar: “Sonra eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve onlara verdi. ‘Bu sizin uğrunuza feda edilen bedenimdir. Beni anmak için böyle yapın’ dedi. Aynı şekilde, yemekten sonra kâseyi alıp şöyle dedi: ‘Bu kâse, sizin uğrunuza akıtılan kanımla gerçekleşen yeni antlaşmadır” (Luk 22, 19-20). Ekmeği bölme ve takipçilerine şarabı verme hareketleri, İsa’nın ölümle ilişki halinde yaşadığı gerçeğini ifade eder. Tüm efkaristiya kutlaması,  ayindeki en ufak ayrıntılara dek, Mesih’in ölümüyle ilişki halinde yaşama olgusunu ifade eder: Sunak bir adak işaretidir, ekmek ve şarabı sunağa götürmek Mesih’in ızdıraplarına olabildiğince yaklaşmak anlamına gelir, ekmeği bölmek kişinin kendini bölmesi ve başkalarına vermesi anlamına gelir, cendereden geçirilmiş üzümden yapılma şarap ölümü sembolize der. Efkaristiya, doğrusunu söylemek gerekirse, “Mesih ile ölmek”tir. Açıktır ki efkaristiya ölümün Hristiyan anlamına dair tüm söylediklerimizi gösterir ve gerçekleştirir. Ölümün bahsettiğimiz tüm dramatik tarafını bize gösterir, çünkü İsa’nın şiddetli ölümünün, ızdıraplarının, kurban edilişinin yapılışıdır. Her bir efkaristiya kutlaması bu dramın kendisidir ve böyle de olmak zorundadır, çünkü söz konusu olan İsa’nın ölümü ve bizim kendi ölümümüzdür.

Vaftizde ve efkaristiyada, ölümle ilişki halinde yaşamak yalnızca bizim mantığımızı, düşünce dünyamızı yükümlülük altına sokmaz, bu yalnızca ruhani bir eylem değildir. Bu iki kutsal eylemde de, ruhu ve bedeniyle tüm bir insan ölüme, ölüm armağanıyla yaşama olgusuna dahil edildiğini görür. Son olarak, Hristiyanlara göre ölüm bir özgürlük deneyimidir. Bu hayat varoluşun tek ufkunu temsil etmez. İsa’nın ölümü göz önüne alındığında, bizim ölümümüz bizi bu dünyadan, onun aşırılıklarından, çıkarlardan, sahte uzlaşmalardan kurtarır. Kendini hakikate, adalete sunan bir yaşam için özgürüzdür. Dünyayı eleştirmek ve sevmek için ondan kurtarılırız. Düşüncelerimizde ve eserlerimizde her gün ölmemiz gerekir. Çünkü eğer Mesih ile ve Mesih’te doyasıya ölürsek, daha şimdiden Mesih ile Mesih’te dolu dolu yaşarız. “Hiçbirimiz kendimiz için yaşamayız, hiçbirimiz de kendimiz için ölmeyiz. Yaşarsak Rab için yaşarız; ölürsek Rab için ölürüz. Öyleyse, yaşasak da ölsek de Rab’be aitiz” (Rom 14, 7-8 ; 2Ko 14-15).

Çeviri: Pınar Ercan

Ivica RAGUŽ

Teoloji Profesörü (Communio Dergisi'nden alınmıştır)

Yorum Ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

yeni sayı

Bizi takip edin!

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip ederek dergimizle ilgili son güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.