Miras Dergisi

Oscar Romero: Fakirler için umut, kilise için doğruluk…

1900’ler dünya için kaydedilen toplu kıyımların, savaşların ve soykırımların yüzyılı oldu. Dünyanın neredeyse tüm coğrafyalarında hafızalarımızı paramparça eden fotoğraflar ortaya çıktı. Bu yıllardaki vahşetin en çarpıcı tarafı; ulaşılabilir, görülebilir ve kaydedilebilir olmasıydı. Doğal olarak insanlar inancın telkin ettiği değerlerin karşısında, hızla yükselen bir şiddet ve terörizm çağına tanıklık ettiler. Bu süreçte dünyada rolü en çok sorgulanan kurumlardan biri “kilise” oldu. Aslında kilise üzerinden tartışılan “Tanrı’nın bunca kötülük karşısında nerede olduğu” sorusuydu. Doğal olarak beklenti, kilisenin Tanrı’nın iyilik temelinde nasıl etkin olduğunu göstermesi yönünde oldu. Her yerde din adamları en can alıcı sorularla karşılaştılar. Dünya nereye gidiyordu? Tanrı ne yapmak istiyordu? Kilise tüm bu zalimlik karşısında nerede durmalıydı? Bir Hristiyan bunca kötülük içinde nasıl bir sorumluluğa sahipti? Ve aslında yükselen kötülük ve teröre karşı iyiliği nasıl tanımlamalıydık?

Bir çok din adamı soruya kendileri ve kilise adına yanlış cevaplar verdiler. En temel anlamda hatalı tutum, kiliseyi “dünyevi” sorunlara mesafeli görmekti. Yani dünyada olan bitenler insanların kendi hesaplaşmalarının ve politize edilmiş toplumsal hırsın sorunlarıydı ve kiliseyi ilgilendirmezdi. Bu noktadan yola çıkan kimi din adamları, kilisenin yönetme şekli nasıl olursa olsun, mevcut idareyi destekleyici -en azından onaylayıcı veya gözardı edici- bir tutum sergilemesi gerektiğini iddia ettiler. Bazılarının çıkarcı yaklaşımlarının ötesinde bu minvalde doktrin geliştirme telaşına düşenlerde oldu. “Kral’ın Tanrısal Yetkisi” öğretisinin teolojik pratiğinde ortaya çıkan, etik ve adalet yanılgıları, kiliseyi baskıcı rejimler karşısında edilgen bir role sokuyordu. Bunun dışında bizzat kurumsal olarak bu baskıcı rejimlerin zeminine entegre olmuş “Hristiyan” gruplarda vardı. Nazilerin paralel faşizmine hizmet eden Alman kiliseleri, Brezilya Anti-Komünist Birliği’ni kuran bazı latin kiliseleri gibi kurumlar, hem barındırdıkları ırkçı düşüncelerin hem de devletin yetkisi konusundaki teolojik yanılgılarının bir sonucu olarak ortaya çıktılar.

Toplumlar, -doğal olarak- kötülüklere karşı kilisenin durması gerektiği yer konusunda derin bir kafa karışıklığı yaşıyordu. Bu kafa karışıklığının giderilmesi için, hak, adalet ve azınlıkların korunması gibi konularda kendini ortaya koyan kilise adamlarının ortaya çıkması tabi ki tesadüf değildi. Özellikle Latin Amerika gibi faşist rejimler tarafından neredeyse katliam arenalarına çevrilen coğrafyalarda, bu karakterler birer “iman kahramanı” olarak ortaya çıktılar. Tanrı’nın modern dünyaya gönderdiği Musa’lar, fiziksel güçten yoksun, ancak umut ve iman konusunda devrimci bir güçle -ve Tanrısal bir ahlakla- toplumlarına hizmet ettiler. Bu örneklerin en etkililerinden biri El Salvador’un, Fakir Episkoposu Oscar Romero’ydu.

1980 yılında ABD tarafından finanse edilen ve BM Güvenlik Konseyi’nin soykırım olarak adlandırdığı savaşın ortasında bir suikaste kurban giden Episkopos Oscar Romero’nun son sözü “vaadimiz yaşamdır, ölüm değil” oldu. Ve ayrıca; “dirilişi olmayan bir ölüme inanmıyorum, eğer beni öldürürlerse, Salvadorlu insanlarla birlikte yeniden dirileceğim” diye eklemişti.

Episkopos’un her ölüm yıldönümünde insanlar, marşlar eşliğinde ve ellerinde pankartlarla sokakları dolduruyorlar. Anneler sabahın 5’inde pupusas (fasulyeli bir tavuk tortillası) pişirip paketliyor ve Monsenor’larını onurlandırmak için çocuklarını birer birer yolluyorlar.

Oscar Romero son vaazını 24 Mart’ta vermişti. Keskin nişancı tarafından vurulmadan önce Kutsal Yazılar’ı yansıtan şu sözü söylüyordu; Tarihin bizden talep ettiği yaşam riskine karışmaktan kaçınmaya gelince, bir kişi kendisini çok fazla sevmemelidir. Ve bu tehlikeyi uzaklaştıran ya da defeden kişiler yaşamlarını kaybedecektir. Vaazı, askerlerle karşı karşıya kaldığı o korkunç andan önce inancıyla mühürlendi.


Romero El Salvador’daki olaylara karşı uluslarası müdahale için neredeyse diğer ülkelere yalvarıyordu ve yalnızdı. Aslında halkı da yalnızdı. Her ay neredeyse 3.000 insan ölüyor, kadavralardan sokaklar tıkanıyordu. Her hafta başkentin çöplerinde işkence edilmiş bedenler sokağa taşıyordu. Bir çok Salvadorlu kilise yetkilisi bu süreçte Romero’ya sırtlarını döndüler, Roma’ya arkasından gizli şikayet mektupları yolladılar ve onu politize olmakla ve popüler olmaya çalışmakla itham ettiler.

Buna karşın Romero halka yönelik baskı durana kadar herhangi bir devlet etkinliğine katılmayı reddetti. Onun bu tavrı hükümet ve askeri yetkililerin düşmanlığını ve fakir azınlığın şaşırtıcı sevgisini kazanmasına sebep oldu.

Romero tarih içinde bir sürprizdir. Fakir halk asla onun kendi taraflarında hareket edeceğine ihtimal vermiyordu ve kilisenin elitleri de ihanete uğramış hissettiler. O aslında muhafazakar piskoposların üzerinde uzlaşma sağladığı bir aday olarak Episkoposluk seçimini kazanmıştı. Romero tahmin edilebilir, ortodoks inançlara bağlı, kitap kurdu, liberal teolojinin onulmaz eleştirmeni ve çiftçilerin kalkınması için toprak reformunun yılmaz bir savunucusu olarak biliniyordu. Ve seçilmesinin ardından Romero’nun daha sofu ve ihtiyatsız bir karaktere dönüştüğü gözleniyordu.

Yeni episkoposun ilk rahibi olan Rutilio Grande cemaatinden iki kişi tarafından pusuya düşürülerek öldürülmüştü. Öldürülme sebebi Grande’nin köylülerin hakları için kooperatif kurabilme hakkını savunmasıydı. Grande’e göre feodal beylerin topraklarında çalışan campesino’ların çocukları zenginlerin köpeklerinden bile daha kötü besleniyordu.

Romero bir gece başkent Paisnal’e doğru arabasını sürdü ve karşılaştığı şey yaşlı adamın, yanında 7 yaşındaki bir çocukla yatan cansız bedeni oldu. Bu onun değişimi için bir başlangıçtı. Romero oradaki hizmeti boyunca köylülerin artan teröre karşı hiçbir hakka sahip olmamasına rağmen, direnci kırılmayan sessiz dayanıklılığına tanıklık etti. Gözleri sadece onun cevaplayabileceği bir soru soruyordu: Rutilio’nun yaptığı gibi bizimle birlikte durabilir misin? Romero’nun cevabı kesinlikle evet’ti. Köylüler iyi bir çoban arıyordu ve o gece bir tane buldular.

Romero kesinlikle, kilisenin Roma, hiyerarşi, teologlar ve klerjiklerden fazlası olduğunu anlamıştı. O gece anladığı şey insanların kilise olduğuydu. Tanrı insanların kendilerine ihtiyaç duyar demişti. Dünyanın fakir insanları bize şunu öğretiyor ki; özgürlük kilisenin veya hükümetin onlara verdiği ölçüyle yetinmeleriyle değil ancak onların kendi kendilerinin efendisi olmaları ve sorunları ve özgürlükleri için kendi kahramanlıklarını sergilemeleriyle kazanılabilir.

Romero’nun büyük çaresizliği ise yükselen büyük şiddet dalgasını durduramamış olmasıdır. İlerleyen yılarda kendisini takip eden 200 kateşist ve çiftçi öldürüldü. 75.000’in üzerinde Salvadorlu buna ölümlere eklendi. 1 milyona yakını ülkeden gönderildi ve diğer 1 milyon tanesi evsiz kaldı. Bunlar olduğunda ülkenin nüfusu sadece 5.5 milyondu. Romero ülkeye radyo vaazları aracılığıyla sesleniyor, sesi insanlar için bir teşvik kaynağı oluyordu.

Şöyle diyordu Romero:

Eğer bir gün gelip radyomuzu alırlarsa, konuşmamıza izin vermezlerse ve tüm rahipleri öldürürlerse ve hatta episkoposları da, siz insanlar, rahipler olacaksınız. Bazıları Tanrı’nın mikrofonu olacaklar ve bazılarınızsa Onun peygamberleri olacaksınız.

1980 yılı boyunca Romero ABD Başkanı Jimmy Carter’a defalarca kez mektup yazdı. Yardım için askeri müdahale çağrısını yineledi ancak mektupları asla önemsenmedi. Aksine ABD, Salvador hükümetine 12 yıl boyunca günde 1.5 milyon dolar yardım yapmıştı. Ve bundan 2 ay sonra Romero suikaste uğradı.


24 Mart’ta Romero ateşin içine doğru yürüdü. Orduya karşı açıkça meydan okudu ki ordu onun namından nefret ediyordu. Uzun bir vaazın ardından şunu söylüyordu: Kardeşlerim, hepiniz aynı insanlarsınız. Birbirinizi öldürmeyin. Hiçbir asker Tanrı’nın isteğine uymayan emirleri yerine getirmemeli

Orduda bulunan askerleri açıkça isyana davet ediyordu. O sırada sesi yükseldi; “Tanrı’nın adıyla, acı çeken Tanrı halkının adıyla, size söylüyorum, size yalvarıyorum, Tanrı’nın adıyla buyuruyorum size, zulmü durdurun.

Romero’nun suikastı asla araştırılmadı ve katili hiçbir zaman bulunamadı. Bir gazetecinin ifadesine göre şöyle demişti: Eğer bir gün beni öldürmeyi başarırlarsa onlara bunu yapan kişiyi İsa Mesihin adıyla bereketlediğimi söyleyin

Gökhan Talas

Yayıncı

Yorum Ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

yeni sayı

Bizi takip edin!

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip ederek dergimizle ilgili son güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.