Miras Dergisi

Şiddet ve Şiddetsizliğin Ortasında

Depremlerin  bize bazen ne kadar tehlikeli bir kırılganlıkta yaşadığımızı hatırlattığı bir dünyada, televizyonda gösterilen vahşi hayvan belgeselleri, bizleri hassaslık ile gaddarlığın kaba bir karışımından oluşan bir duruma teslim eder. Yavrularıyla oynayan dişi aslanın sevecenliği ile küçük bir mandanın sırtına bir sıçrayışta atlayıp onu acımasızca parçalayan aynı annenin gaddarlığı… Namibya sahillerindeki denizaslanının, ağzında asılı duran yavrusunu denize kadar taşırkenki fedakarlığı, sonra da yavrusuyla daha fazla ilgilenmeyip onu dalgaların kenarına, çakalın hilekarlığına ya da sırtlanın gaddarlığına terk edişi… Yırtıcı hayvanlarda hiçbir tereddüt, hiçbir utanma, hele de etik kaygı hiç yoktur. İçgüdülerinden asla şaşmazlar. Tarih insanların, ilk önce sevecen ve merhametsiz hayvanlar tarafından çizilen eğriyi takip ettiklerini gösterir. İşte şiddeti tam da bu çizgide kullanır veya reddeder.

Bizi şiddete götüren egemenlik ve güç arzusudur.

Şu çok açıktır: Çoğu kez şiddeti sürdüren kibir, bencillik ve ihtirastan önce şiddet, yani bir insanı iğrendiği bir şeye yapmaya yöneltmek için ona dayatılan her türden baskı, insanın ikircikli ve asla sönmeyen arzusunda kök salar. Bu arzu ikirciklidir, çünkü söz konusu olan sahip olma, güç, egemenlik arzusu olduğu kadar aynı zamanda birlik, anlama ve sevgi arzusudur da. İçgüdülerini kullanan hayvanların aksine insanlar, kendilerini birbirinden ayıran veya birbiriyle birleştiren farklılığı yaşama biçiminde az çok belli bir seçime sahiptir. Kendi yararları ve kendilerine acı çektiren başkasının zararı için onu yadsımaya kalkışır veya içgüdülerini aşarak ortaklarının veya rakiplerinin haklarını tanırlar. Arzularını bastırırken, başkasının özgürlüğünü tanıyarak özgürce paylaşırlar. Aynı hareket içinde şiddetten kaçınma eylemi, bu eylemin kendisinden önce gelen şiddete karşı koyar.

Dinler, insanların arzularını, arzu nesnelerinin ötesinde, onları koruduğu, tehdit ettiği veya onlara güneş ve yağmur, besin, sağlık, yaşam ve ölüm verdiği var sayılan ruhlar, iblisler ve tanrıların dünyasına açık tutmuştur. Mitlerle açıklanan törenler, onların günlük yaşamını ritüelleştirmiştir. Şiddetin kimi biçimlerini bastırıp başka biçimlerine yol açmıştır. Daha sonra artık kutsal olarak görülmeyen dini mit ve ritüellerin yerini kanunlar devralmıştır. Kanunlara riayet eden herkes kazanır. Hiç şüphe yok ki tüm kanunlar âdil değildir ve antlaşmalar, sözleşmeler, şartnameler eşitlikten uzaktır. Bununla beraber bunlar her kesin her kese meydan okuduğu bir düzensizlik haliyle karşılaştırıldığında daha katlanılabilir şeylerdir. Gerektiğinde, bunlara duyulması gereken saygı ordu veya polis tarafından dayatılır. Herkesin bu yolun yasalarına saygı duymakta bir çıkarı vardır. Oysa ki yasalar hiçbir yerde, onları şahsi hizmeti için kullanan ve şiddet uygulayan kötü niyetlileri ve erk sahiplerini engellemez. Bu çerçeveden bakıldığında, bütün ülkeler baskın, dinci, toplumsal, ekonomik veya politik bir grubun çıkarlarına boyun eğmiştir. Daha az erk sahibi olanlar tabanı oluşturur ve baskın olanların şiddetine maruz kalır.

Ne yazık ki tarih birçok bireysel ve kolektif şiddet tezahürleri üzerinden akar. Bunun kanıtı, yalnızca gezegeni yasa boğan açık çatışmalar değil, aynı zamanda politik veya ekonomik rekabetin tezahürleridir. Bana veya bize karşı gelenin ve olmak istediğimiz veya olduğumuzu zannettiğimiz şeyden bizi alıkoyanın vay haline! Bireylerin, toplumsal grupların, şirketlerin veya ülkelerin arasındaki mücadele çoğunlukla serttir. Peki ya tüm bunların içindeki birey? Zamanının çoğunda, şiddete karşı kendi iç savaşımının ortasında cesaret ve korkaklığı deneyimler ve de şiddet ile cesaretsizlikten kurtulmak ister.

YARATILACAK ŞİDDETE YANITLAR: BİR TANRI ÇAĞRISI

Her insan şiddet ile şiddetsizlik yoluyla savaşma kaygısına sahip olmalıdır. Oysa şiddetsizliğin yolu zor bir yoldur, çünkü insan kabile sorumluluklarının kapalı çemberinde, “Her koyun kendi bacağından asılır” düşüncesinden yana olup, teslimiyet yolundan farklı bir yol izlemeye çağrılmıştır. Zira eğer “Her koyun kendi bacağından asılır” düşüncesinde kalınırsa, zayıflar için hiç umut barındırmayan küresel rekabet oyunlarına girilmiş olunur. Neticede, yaşamak için gerekli olan kazanıldığında, uygun bir ortamda etkin bir şekilde çalışma şansı olduğunda, dünyadaki şiddeti bastırmak neden dert edinilsin ki? Zaten şiddet çok geniş alana yayılmamış mıdır? Oysa ki, en azından Tanrı’ya ve İncil’e inananlar için tarih, çözülmesi gereken sonsuz bir mesajdır ve buna cevaben harekete geçmek gerekir. Bu Tanrı sevgisinin bir gerekliliği değil midir? Fakat hiç kimse için dünyayı kurtarmak söz konusu değildir. Söz konusu olan tek şey, Yaratıcı’nın sevgi dileklerine burada ve şimdi sevgi ile cevap vermektir. Her bir bireyin sürdürmesi gereken görev karşısında kendini küçük hissediyor olması, mümkün olan her şeyi kendi imkanları dahilinde gerçekleştirmek için işe koyulmasına engel olmaz.

Özel bir durumdan itibaren Tanrı’nın bu çağrısını anlayıp da önce alçakgönüllülükle cevap veren, sonra da işe parmağını sokup en sonunda kolunu ve çok daha fazlasın bulaştırarak bitiren bireyler fazlasıyla mevcuttur. Kendi yakınının hizmetini her gün özel başarılarının kazanımı veya korunmasının üstüne rekabetin, bununla beraber katıldıkları sahiplik ve hakimiyetin üstüne koyan çok sayıda erkek ve kadın örneği vardır. Hayatlarını kaybetme riski alırken, hayatlarına bir anlam kazandırarak onu kurtarırlar. Şiddet dedikoduları ve oyunlarının içinde hamurdaki maya misali davranarak, olası tutumların işaretine dönüşürler. Onların ışığı tarihin acımasız karanlığına yayılır. Varoluşlarını tehlikeye atma noktasında hür olan insanların aynı eylem içinde birleşip onu daha etkili kılması için uzun zaman gerekecektir.

İnsanlar ölümlü doğduğu müddetçe, şiddetin kendisinin içinde şiddetin özgür inkarının asla üstesinden gelemeyecektir. Zira her bir doğum topluma bir arzunun şiddetini sokar. Huzur bahanesiyle etrafındakilerin karıştığı çatışmalardan kaçınan kişi, özel bir durumda kenara çekilmek için gerekçelere sahip olabilir. Fakat çatışmalardan duyulan korku ve huzur bahanesiyle bağlı olunan cehalette ısrarcı olmak, sorumsuzca davranmaktır. Bu aynı zamanda kararı en güçlüye bırakmaktır ki en güçlü olmak her zaman en adil olunduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, imanı adına duayla veya “ruhani” düşüncelerle yetinen kişi de cesaret ve aklın noksanıdır. Dahası o kişi zaten kendisiyle çelişkiye düşer. Çünkü aidiyeti, aracılığıyla battığı şiddete karşı çıkmasını ondan isteyen ruhani hayatın kendisidir. Yalnızca kendisini tehlikeye atarak kendi şiddetini reddedecek olan kişi, tarihteki şiddetler içinde kendi davranışlarına anlam verebilecektir.

Jean Moussé

Rahip ve Meslek Ahlâkı Eğitmeni

Yorum Ekle

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

yeni sayı

Bizi takip edin!

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip ederek dergimizle ilgili son güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.