Miras Dergisi

Kutsal Kitap ve Bilim

Christus Dergisi’nden alınmıştır.  /  Çeviri: Pınar Ercan

Başlıkta yer alan iki terimin bir araya gelmesi tutarsız ve çelişkili görünebilir. Fakat son birkaç on yıl içerisinde bu başkahramanların [İncil ve bilim] konumları gözden geçirildi ve artık başka bir manzarayla karşı karşıyayız. Her iki taraf için öz eleştiri vaktinin geldiğini düşünüyorsak, ilk adım İncil bilginleri tarafından gelmeli, çünkü İncil’in okunma şekli yanlış anlaşmalara neden olmuştur. Buna karşılık, İncil’i temsil eden kişinin tıpkı on yedinci yüzyılda söylendiği gibi “dürüst insanlar arasındaki bir konuşma”ya girmeyi kabul etmesi de bu yazının beklentileri arasındadır. Fakat gerçek bir diyalog kurmak için, içeriğin çok iyi belirlenmiş olması gerekir.

Yüzyıllar boyu süren yanlış anlaşmanın kısa hikâyesi

Bu hikâyenin bir dizi yanlış anlaşmadan meydana gelmesinin nedeni, her iki temsilcinin aynı dili konuşmamasıdır.

Uyumlu başlangıçlar

Başlangıçta, Hristiyan filozof ve teolog Origenes (ö. 185) ve Augustinus (354-430) tarafından şekillendirilen talep süresine göre ilkesel bir anlaşma hüküm sürer. Doğa ile İncil’in yazarı Tanrı olduğuna göre, bu iki kitap arasında bir uyuşmazlık bulunmayacaktır. Gelileo’nun ifadesiyle, doğada yazar “matematik dilinde” evrenin yasalarını deşifre ederr; İncil’de ise Tanrı yaptığı resmi açığa çıkarır.

Kriz zamanı


Bilim ve İncil arasındaki bu uyum Rönesans’a (1450 senesinde matbaanın icadıyla başlayan ve 1650 senesine doğru Galileo davasına kadar süren Avrupa tarihi) kadar sürecek, fakat deney yapımı (Galileo 1564-1642) ve teori (Newton 1643-1727) nedeniyle modern bilimin İncil ile çeliştiğinin gösterilmesiyle birlikte dengeler bozulacaktır. Bu bakımdan Galileo davası, Galileo’nun kendisi geçerli bir kanıt olmaksızın güneş merkezciliği savunsa da (güneş dünyanın etrafında değil, dünya güneşin etrafında döner!) bu simgeseldir. En son yapılan keşifler bu teoriyi kanıtlayacak ve teologları İncil’i yeniden yorumlamaya mecbur bırakacaktır.

Krizin etkileri

Fakat Galileo davası bilim ve teoloji arasındaki ilişkileri büyük ölçüde bozdu. İnsanların sarsılan ruhlarını yatıştırmak için, ya zararlı sonuçları olan bir konkordizm üzerinden, ya da İncil’in doğal olaylardan göze göründüğü haliyle bahsettiği veya kendi döneminde var olan bilgi düzeyiyle kendisini ifade ettiğini söyleyerek bu iki temsil arasında ilişki kurmaya çabalandı. Aydınlanma Çağı’nda (18. yüzyılda Avrupa’da başlatılan entelektüel hareket), İncil bir gericilik kaynağı olarak kabul edilecek ve Newton’un etkisi İncil’in vahiy edilmesiyle çelişen bir Tanrı imajı üretecektir. Gerçekten de, yaratıcı bir Tanrı’nın varlığından kuşku duyulmuyordu, ama Tanrı yaratıcı, rasyonel bir güç olması gereken “evrenin büyük saatçisi”ne dönüştürülüyordu. Ayrıca, bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle, bu yaratıcı güç artık gereksiz hale geliyordu. İngiliz fizikçi ve matematikçi Newton her 450 yılda bir evrenin sistemini yeniden düzenlemek için hâlâ Tanrı’ya gereksinim duymuşsa bile, Fransız matematikçi Laplace’a (1749-1827) göre dünya matematiksel denklemlere indirgenmiş olduğundan, Tanrı varsayımı olmaksızın da bu düzen mümkündü.

Bu sorunu açıklığa kavuşturmak ve bu iki kişiden her birini kendi uzmanlık alanında haklı göstermek için Alman filozof Kant’ın (1724-1804) dehasına ihtiyaç olacaktır. Tanrı’nın varlığının kozmolojik kanıtını reddederek, İncil’i tam bir Lutherci biçimde yenilemek ve fenomenler ile ‘kendinde olan şeyler’ arasında yaptığı ayrım ona bilime (fenomenlerin çalışması) ve felsefe veya teolojiye (‘kendinde olan şeylerin’ metafizik durumu) uygun düşen şeyi tespit etmesine olanak sağlıyordu. Ve bunun da nasıl ve niçin mantığı ile hiçbir ilgisi yoktur.

İncil bilginleri için sorgulama kaynağı olarak bilim

Günümüzde İncil bilginlerini araştırma, düşünce ve İncil okumalarında güdüleyen bilimsel sorular nelerdir?

Doğa bilimleri dünyayı ortaya koyar


Bilimsel araştırma sürekli evrenin, madde ya da canlının yapısının hayal edildiğinden son derece daha karmaşık olduğunu gösterir. Teleskopların veya uzay sondalarının gelişimi, evren hakkında daha önceden öğrendiklerimizi yeniden sorgulatan bilgiler sağlamıştır. Ötegezegenler –yani dünyanın koşullarına benzer koşullara sahip ve bu nedenle de sofistike yaşam formları oluşturma ihtimali bulunan gezegenler- üzerine yapılan çalışmalar, başka dünyalarda hayat olup olmadığı sorusunu bilim kurgu çöplüğünden çıkartıp yeniden masaya yatırır.

Bugün artık milyarlarca ve milyarlarca galaksi olduğunu, bu galaksilerin milyarlarca güneş sistemine sahip olduğunu ve dolayısıyla da böylesi geniş bir küme içerisinde bir yerlerde Dünya’nın evrimine benzer bir evrim geçirmiş bir gezegenin bulunmasının hiç de imkânsız olmadığını biliyoruz. Bu gezegenlerde zeki varlıklar varsa bile, oradaki insansı özelliklerin izlerini hemencecik tanımanın bir garantisi olmadığından ünlü Valladolid kavgasındaki (Amerikan Kızılderililerinin insan olup olmadıklarını ve onları köleleştirmenin doğru olup olmadığını bilmek için16. yüzyıl teologları arasında yaşanmış bir kavga) tartışmalara yeniden kapılma olasılığı mevcuttur. Fakat bizim Adem ile Havva efsanesini okuma biçimimiz 1950 senesinde bile hâlâ öfke yaratan bu türden sorulara bizi daha iyi hazırlar.


Bilim, antropolojiye giriş yapıyor


Meselenin en endişe verici, ama aynı zamanda en büyüleyici tarafı pozitif bilimler ile ruh bilimleri arasındaki sınırın sorgulanmasında yatar. Ekolojinin de gösterdiği üzere sosyal organizmaları büyük doğal döngülere dahil etmek ve her birini aynı formülleştirme biçimini kullanarak tanımlamak mümkündür. Genetik bilgisayar işlemlerine, mikrobiyoloji de kimyaya benzer. Son olarak, ruh ve madde, özgürlük ve determinizm, insan ve hayvan arasındaki sınır nöroloji tarafından tartışmalı hale getirilmektedir. Bilimin önümüzdeki yirmi yıl içinde neler keşfedeceğine dair hiçbir fikrimiz yoktur, çünkü araştırma –tanımı gereği- bir programa sahip değildir, fakat insana dair sahip olduğumuz vizyonu hiç şüphesiz kökten biçimde değiştirecek ve önümüze zorlu etik sorular koyacaktır. Bonobolar -diğer primat türlerine göre insanlara daha yakın bulunan maymunlar- üzerine yapılan çalışmalar antropolojinin farkını ve canlı varlıklar içerisinde bunun özgüllüğünü araştırmaya olanak verir. Bu durumda evrenin evrimsel vizyonundan bahsettiğimiz gibi canlı varlıkların evrimsel bir vizyonundan da kolaylıkla bahsedebiliriz.

 

Yaratılış 1’de, insan kara hayvanlarıyla aynı esnada ve aynı alanda altıncı günde yaratılır. Eğer olur da bu öyküyü onu bilmeyen birisine okuyacak olursanız, o kişi öykünün sonuna şaşıracaktır, çünkü pek doğal bir biçimde insanlar için ayrı bir günün ayrılmış olduğu beklentisine girecektir. Elbette insanın yaratılışı diğer varlıkların yaratılışından farklılık gösterir. Vaiz kitabı meseleyi daha da ileriye taşır ve insanın hayvandan hiçbir üstünlüğü bulunmadığını, çünkü insanın tıpkı hayvan gibi yaratıldığını söyler: «Kim biliyor insan ruhunun yukarıya çıktığını, hayvan ruhunun aşağıya, yeraltına indiğini?» (Vaiz 3, 21).

Bilginin sınırları

On dokuzuncu yüzyılda ve neredeyse tüm bir yirminci yüzyılda, bilim insanları nihayet gerçekliği bütünüyle kuşatabileceklerine ve bunu matematik ile fizik diline hapsedebileceklerine, Descartes’ın deyişle, “bizi doğanın efendisi ve sahibi kılabileceklerine” inandı. Geçtiğimiz on yıllarda ise yaşadığımız şey bir hayal kırıklığından ibaret oldu, çünkü artık dünyanın kalıcı ya da maddi olmayan ilkelere dayanmadığını bilmekteyiz.

 

Bilgelik kitapları insan cehaleti hakkında çok sayıda göndermeye sahiptir; öyle ki bilgelik ilkin kendini bir bilgi organı olarak değil, cehalete karşı yürütülen bir mücadele ve dünyanın sırlarının çözülmesi olarak ortaya koyar. Bu konu Vaiz kitabının ve ilahi söylevlerin ana eksenini oluşturur: “Ana rahmindeki çocuğun nasıl ruh ve beden aldığını bilmediğin gibi, her şeyi yaratan Tanrı’nın yaptıklarını da bilemezsin” (Vaiz 11, 5).

Eyüp, Tanrı ile diyalog kurmak ister fakat Tanrı yaratımı hakkında konuşmayı bırakmıştır ve O’na cevabını bilmediği onlarca soru yöneltir (Eyüp 38-41. bölümler). Bu yorucu sınav sonrasında Eyüp sessizliğe gömülür: “Bir kez konuştum, yanıt almadım, ikinci kez konuşamam artık.” Dünya gizemi ve sırlarına yaklaşmıştır. Hiç şüphe yok ki bilim bu bulmacaları çözmeyi becerecek, ancak en köklü olanlarından biri cevapsız kalmaya devam edecektir: “Masum olan neden acı çekmek zorundadır? “Gizem ve sır bilimsel dile ait olmayan sözlerdir; ancak yine de çok sayıdaki bilim insanı bile – ki içlerinde izafiyet teorisinin babası Albert Einstein (1879 – 1955) da bulunur – dünyanın bir sır ve gizemlilik içerisinde bulunduğunu kabul eder.

 

Diyalog kurmanın koşulları

İncil bilgini hangi şartlar altında bilim insanı ile bir diyalog içerisine girebilir? Gerçek bir diyalogun kurulması için üç ön şart gereklidir.

 

Çoğulcu bir dünya vizyonunu kabul etmek


Eskiden, gerçeğin tekelini elinde bulunduran dindi; bugünse, roller tersine çevrildi. Birçok insanın kafasında, yetki sahibi tek söylem bilim insanlarının söylemidir. Oysa bilimsel söylem aynı konu hakkında başka söylemlerin bulunmasına engel teşkil etmez. Gücünü ve etkililiğini fenomenlerin seçilmesinden alır ve bu seçimler matematik yasaları veya denklemleri şeklinde formülleştirilebilir; fakat gerçeklik, şeylerin kavranmasından daha ötedir. O halde başka bir söyleme daha yer vardır. Böylece, İncil’in temelini oluşturan yaratılış ve tarih kavramları yenilik ve ön görülemezlik içerir.

 

Ayrıca, İncil – Eski ve Yeni Antlaşma – her zaman birbiriyle uyumlu olması imkânsız çok sayıda hikâye sunar. Çelişkiler onun söyleminin ayrılmaz parçasıdır. Newtoncu biçimdeki modern bilim “kapalı bir sonsuzluk” resmeden değişmez ilkelere dayansa bile, günümüzde çoğu bilim “açık bir sonsuzluk”tan bahsetmektedir ve bu hipotezin geçici olduğunu göz önünde bulundurarak ve – İncil’deki düşünce gibi -, gerçeğe yalnızca parça parça erişirler.

 

Kendi uzmanlık sınırlarını tanımak

 

Newton evrensel yerçekimi yasasını keşfettiğinde, dünyanın ontolojik durumu hakkında kendine soru sormamıştı. Bu mesele, tek bir tanrıya inanmak için onu üçlü birlik inancını reddetmeye götürmüş olsa bile, kendi uzmanlık alanında değildi; bu, kişisel bir seçimdi. Uzmanlıklara saygı göstermek İncil bilginini ve bilim insanını kendi etki sınırlarına çekilmeye götürecektir. O halde İncil’de Big Bang veya yaşamın kökenindeki fiziko-kimyasal proseslerin oluşumunu teyit etmeye gerek olmayacaktır. Bir alandaki uzmanlık evrensel düzeyde bir bilirkişilik anlamına gelmez. En büyük bilim insanlarının çoğundaki tevazu, kendi keşiflerinin onları dünya hakkında tek bir açıklama verdiğini düşünme tuzağına düşmekten alıkoyar.
Disiplinler arası bir yaklaşımı desteklemek

 

İlk iki nokta üzerinde anlaşmaya varıldıktan sonra bile hâlâ yapacak çok şey kalır, ama bu defa İncil bilgini buna katkıda bulunacaktır. Konu ister nükleer enerji kullanımı, ister canlı varlıklar ve bilhassa da insan üzerinde teknik imkânların kullanımı olsun, fark etmez. Bu konuların pek çoğu din adamını veya ahlakçıyı daha çok ilgilendirir, ama İncil bilgini hâlâ öze, anlam meselesine gitmeyi gerekli kılan ilgili bir muhatap olmaya devam etmektedir. Bu tutum, Mesih’in İsrail kurumları karşısındaki tutumunun benzeridir. İsa bu kurumları feshetmedi, ama örneğin “İnsan Şabat için değil, Şabat insan için yapılmıştır” diye hatırlatarak bu kurumların muhataplarını bu kurumların anlamı üzerine kendilerini sorgulamaya iter.

 

Yanlış anlamalarla geçen yüzyılların ardından, İncil ve Bilim arasında yeni bir diyalog olanağı kurulmaktadır, fakat yalnızca ve yalnızca bunlardan her biri kendi sınırlarını tanıdığı ve karşılıklı bir sorgulama hali teşvik edildiği müddetçe ilerleme kaydetmek mümkün olacaktır. Şüphesiz, karşılıklı anlayışımızı geliştirmemiz gerekecek ve bu da ancak doğa bilimleri alanında İncil uzmanları tarafından esaslı bir çalışma yürütülmesiyle -ki bu da geçtiğimiz yüzyılda beşeri bilimler alanında sarf edilen çabaya eşdeğerdir– ve bilim insanlarını kendilerini diğer rasyonalitelere açmasıyla gerçekleşecektir.

 

Jacques Trublet

Teolog

1 Yorum

yeni sayı

Bizi takip edin!

Sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip ederek dergimizle ilgili son güncellemelerden haberdar olabilirsiniz.